Ana SayfaKünyeÜye KaydıSık Kullanılanlara Ekleİletişim
Gayretullah'a dokunmaya az kaldı   |   Nuh'un gemisi   |   Ramazan-ı Şerif, bize ruh disiplini kazandırmalı   |   Olumlu Ön Kabuller ve Şuuraltı Beslenme Dönemi   |   Sefahetin yok etmeyeceği toplum yoktur   |   İtaat ve muvaffakiyet   |   Efendimiz, fıtrî hayatın talimcisidir   |   Kimseyi ihmal etmeye hakkımız yoktur   |   Peygamberin Gençleri   |   Kur'an öğretiminden hediye alınamaz mı?   |   Peygamberlere Has Özellikler ve Gönüllerin Fethi   |   İttihad-ı İslâm nedir, gerçekleşebilir mi?   |   Haşyet istemek, Allah'ı bilmenin meyvesidir   |   Ruhun ve imanın zaferi   |   Üftade Türbesi restore edildi   |   Almanya’da sufi festivali - FOTO   |   Kendisi gibi âmâlara Kur'an öğretiyor   |   Hint kız İslam'la şereflendi   |   İngiliz kadın bakan:Çarşaf özgürlüktür   |   Endonezya'da kıble ayarı   |  

SON DAKİKA EKLE

   Üye Girişi

Kull. Adı

:

Şifre

:

Yeni Üye Kaydı 
Şifremi Unuttum

HABER NUR

   Anket

İslâm dinini doğru yansıtabildiğinize inanıyor musunuz?

evet inanıyorum
hayır, inanmıyorum
her zaman değil

Sonuçları Göster

   Çok Okunanlar

   Yorumlananlar

 
 

   Linkler

 
 
İnşirah sağanağı karşısında şükür
Allah, iradesini iyiye kullananlardan kimin hidayetini murad ederse, onun kalbine açıklık bahşeder, inşirah verir, İslâmiyet’e karşı akıcı hâle getirir, gönlünde itminan yaratır ve o insanı huzura kavuşturur.

Gayretullah'a dokunmaya az kaldı

Nuh'un gemisi

Olumlu Ön Kabuller ve Şuuraltı Beslenme Dönemi

Sefahetin yok etmeyeceği toplum yoktur

İtaat ve muvaffakiyet

Kimseyi ihmal etmeye hakkımız yoktur

Peygamberin Gençleri

Peygamberlere Has Özellikler ve Gönüllerin Fethi

İttihad-ı İslâm nedir, gerçekleşebilir mi?

Haşyet istemek, Allah'ı bilmenin meyvesidir

Ruhun ve imanın zaferi

Günahı çok olanın sevabı daha çok olmalıdır!

Günaha Göre Ceza ve Günaha Göre Tevbe

Nasibimiz neyse, rızkımız odur!..

Cuma yamaçlarında Cemâlullah'ı müşahede etmek
İnşirah sağanağı karşısında şükür
02/03/2010
Soru: Resûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için göz aydınlığı ve gönül süruruna vesile olan İnşirah Sûresi’nin ve bilhassa bu sûre-i celilede beyan buyrulan “şerh-i sadr” meselesinin günümüz mü’minleri için ifade ettiği mânâlar nelerdir? İzah eder misiniz? Cevap: Esbab-ı nüzul açısından bakıldığında, İnşirah Sûresi’nin, Duhâ Sûresi’nin akabinde nazil olduğu anlaşılmaktadır. Duhâ Sûresi’nin son ayetinde ise Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben: “ وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ – Habibim! Şimdi gel Rabbinin nimetini anlat da anlat!” (Duhâ Sûresi, 93/11) buyuruyor. Bu âyet-i kerimede, bir taraftan Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiyle serfiraz kılınma gibi geçmişte nail oldukları nimetlerin beyanı, diğer taraftan da inşirah-ı sadr (gönlün açılıp genişlemesi; darlık ve sıkıntıdan genişlik ve feraha kavuşması; huzur, sükûn, itminan ve inbisata ermesi) gibi daha sonra nail olacağı nimetlere önemli bir referans bulunmaktadır. Bildiğiniz üzere, Duhâ Sûresi’nin nüzulünden önce vahiy bir süre inkıtaa uğramıştı. Aslında bu ilâhî icraatta, Cenâb-ı Hakk’ın, İki Cihan Serveri’ne (aleyhissalâtü vesselâm) ifade ve ifaze etmek murad buyurduğu hususlar vardı. Öncelikle, kıblenin tahvilinde olduğu gibi, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), ıztırar ve ihtiyaç içindeki ruh haletiyle başını göklere dikip beklemesi, bekleyip Allah’ın teveccühüne nail olması ve neticede Rehber-i Ekmel Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kazandığı o liyakat üstü liyakatin herkese duyurulup gösterilmesi hususu vardır. Allah Teâlâ, vahyin kesildiği ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhissalâtü vesselâm) dîk-ı sadra maruz kaldığı böyle bir dönemde Duhâ Sûresi’ni inzal buyurmak suretiyle, Habib-i Kibriya’sı üzerinde pek çok nimeti olduğunu hatırlatmış ve daha sonra indirdiği İnşirah Sûresi’yle de bu nimetlerin en önemlilerden birisi olan inşirah-ı sadr müjdesini vermiştir. Stres ve Anguaz Değil Mukaddes Izdırap İnşirah-ı sadr mevzuu, sadece bu sûrede değil, Kur’ân-ı Kerim’de daha başka yerlerde de geçmektedir. Mesela En’âm Sûre-i Celilesi’nde şöyle buyrulur: “ فَمَنْ يُرِدِ اللهُ أَنْ يَهدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ وَمَنْ يُرِدْ أَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا – Allah, iradesini iyiye kullananlardan kimin hidayetini murad ederse, onun kalbine açıklık bahşeder, inşirah verir, İslâmiyet’e karşı akıcı hâle getirir, gönlünde itminan yaratır ve o insanı huzura kavuşturur. İradesini kötüye kullananlardan da kimin dalâletini murad ederse, o insanın gönlünü göğe çıkıyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar, sıkar ve kalaklar içinde çırpınır hâle getirir.” (En’âm Sûresi, 6/125) Aynı husus başka bir yerde ise şu şekilde ifade edilmektedir: أَفَمَنْ شَرَحَ اللهُ صَدْرَهُ لِلإِسْلاَمِ فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ – Allah’ın kalbini İslâm’a açtığı kimse Rabbinden bir nur üzere değil midir?” (Zümer Sûresi, 39/22) Demek ki, Allah’ın bir insanın sadrına inşirah verip kalbini açması onun için çok önemli bir nimettir. İşte Cenâb-ı Hak, İnşirah Sûresi’nde, أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ – Biz, Senin sineni açıp ruhuna genişlik vermedik mi?” (İnşirah, 94/1) buyurmak suretiyle, Kur’ân mübelliği olan Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (aleyhi efdaluttahiyyât ve ekmelütteslîmât) sadrına inşirah verdiğini ve böyle bir inşirahla O’nun hakkında ne denli büyük bir hayır murad buyurduğunu haber vermiş olmaktadır. Fakat inşirah-ı sadr meselesinin doğru anlaşılması için öncelikle, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi ufku, kendi seviyesi itibarıyla muvakkaten yaşamış olduğu dîk-ı sadr yani gönlün sıkışması meselesinin doğru anlaşılıp doğru değerlendirilmesi gerekir. Hemen ifade etmeliyim ki, dîk-i sadr mevzuunu, –hâşâ–, Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) stres veya anguaz türünden bir halet-i ruhiyeye maruz kaldığı şeklinde düşünüp değerlendirmek kesinlikle doğru değildir. Evet, değil İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) ben sıradan bir mü’minin bile stres, anguaz gibi ruh hâlleri yaşayacağına inanmıyorum; inanmıyorum çünkü stres ve anguaz gibi şeyler Allah’a, haşr ü neşre, kadere, her şeyin Allah tarafından takdir edilen bir plana göre cereyan ettiğine inanmayan rehbersiz insanların maruz kaldıkları/kalacakları iç sıkıntı ve tedirginlik ruh hâlleridir. Efendiler Efendisi’nin (aleyhissalâtü vesselâm) yaşadığı ise, hak duygusunun o muzdarip gönülde hasıl ettiği heyecan ve hafakandan, bâtıl duygu ve düşüncesine karşı koyma cehdi ve gayretinden başka bir şey değildir. İştiyakla Beklenen Vahiy Sağanağı Vahyin inkıtaa uğradığı böyle bir dönemde Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi muhasebe ufku açısından, içine, “Acaba vahyin kesilmesini netice verecek bir şey mi yaptım?” veya benzeri bir mülâhaza gelmiş olabilir. Diğer taraftan müstesna bir yaratılışa sahip bulunan Peygamber Efendimiz (aleyhi salavâtullahi ve selâmuh) insanlığı kurtarma adına vahiy sağanağına, o semavî sermaye ve donanıma öyle ihtiyaç duyuyordu ki, onsuz yollarda yürünemeyeceğini, onsuz insanlara tam mânâsıyla bir şeyler anlatılamayacağını ve onsuz insanların gözünün hakikate açılamayacağını çok iyi biliyordu. Evet, fetanet-i uzma sahibi Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhissalâtü vesselâm) kendi büyüklüğü nispetinde bu hususun şuurundaydı. Bu açıdan da, senelerce üzerlerine yağmur yağmayan insanların istiska duasında gözlerini semaya dikip yağmur bekledikleri gibi, O da Cenâb-ı Hak’tan sürekli mahz-ı rahmet olan vahiy sağanağını bekliyordu. Hem öyle bir iştiyakla bekliyordu ki, bir gün Cebrail Aleyhisselâm’a şöyle demişti: “Ey Cibrîl! Bizi (şimdiki mutad) ziyaretinden daha çok ziyaret etmene engel olan nedir?” (Buhari, Tefsir, Meryem/2) Bunun üzerine şu âyet-i kerime nazil olmuştu: “ وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلاَّ بِأَمْرِ رَبِّكَ – Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz.” (Meryem Sûresi, 19/64). Sûrenin devamında “ وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ الَّذِي أَنْقَضَ ظَهْرَكَ – Senin belini çatırdatan o ağır yükünü üzerinden indirmedik mi?” (İnşirâh Sûresi, 94/2-3) buyruluyor ki, âyette geçen “vizr” ifadesini mânevî bir yük ve sorumluğunun ağırlığı şeklinde anlayabiliriz. Yani Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ), insanlara yol gösterip rehberlikte bulunması vazifesiyle tavzif edilmişken, en önemli sermayesi olan vahyin, kendisine tattırılan bu semavî nimetin kesilmesi hakikaten dîk-ı sadra vesile olabilecek bir husustu. Öyle ki bir taraftan insanlığı kurtarma ve onlara yol gösterme mesuliyeti ve bu mesuliyetin sırtı çatır çatır çatlatan ağır sorumluluk yükü vardı. Diğer taraftan kendisi için bir kuvve-i mâneviye, sırtını dayayabileceği sağlam bir dayanak; başkalarını kurtarma yolunda, bir fener, bir ışık kaynağı, bir projektör konumunda bulunan vahy-i semavinin kesilmesi endişesi bulunuyordu. İşte bütün bunların sinesini daralttığı bir zamanda, Allah (celle celaluhu), bu âyet-i kerimelerdeki temsilî ifadeyle, o ağır yükleri kaldırdığını beyan buyurmuştur. Nimet-Şükür Salih Dairesi Bir sonraki âyet-i kerimede ise: “ وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ – Nam-ı celilini, yâd-ı cemil yapacak şekilde yükselttik ha yükselttik.” (İnşirâh Sûresi, 94/4) ifadeleriyle nimetler silsilesindeki ayrı bir nimet zikredilmiş, ayrı bir tebşirde bulunulmuştur. Allah (celle celaluhu), Peygamber Efendimiz’i her hamlesiyle farklı bir lütuf ve ihsana mazhar kılmıştır. İki Cihan Serveri (aleyhi ekmelüttehâyâ), her bir nimet karşısında şükürle gerilip gürlemiş, hamd ü sena duygularıyla dolup dolup boşalmıştır. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak da O’nun üzerine sağanak sağanak rahmetini indirmiş, her defasında farklı bir rıza ufkuna erdirmiş ve ilâhî hoşnutlukla ayrı bir inşiraha ulaştırmıştır. Evet, öyle bir salih daire oluşmuştur ki Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) içine inşirah saçmış, O Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferid-i Kevn ü Zaman da bu inşirahı O’na ulaşma istikametinde değerlendirmiştir. Böylece sûrenin sonunda ifade edildiği gibi, “usür”de “yüsr”ü yaşamış, zorlukları kolaylıkla aşmış; “yüsür”de de “usür”leri aşma adına metafizik gerilimle dolmuş, ferağdan iştigale, iştigalden ferağa yönelmiş; bütün bunların mukabilinde Cenâb-ı Hak da, O Ferid-i Kevn ü Zaman’ın içine inşirah çağlayanları akıtmıştır. Bu inşirah hâli, Peygamber Efendimiz’de (sallallâhu aleyhi ve sellem) yeni bir azim, yeni bir cehd, yeni bir gayret ve yeni bir heyecan uyarmış; bunun karşılığında O da, bu heyecanın hakkını vermiş ve hayatında hiçbir boşluğa yer vermeden, bütün bir ömür boyu tasavvurlar üstü bir gayret, bir performans, bir kulluk ortaya koymuştur. Benzer bir mukabeleyi, İnşirah Sûresi’nden önceki iki sûre olan Duhâ ve Leyl sûrelerindeki ilgili ayetlerde de görebiliriz. Şöyle ki, Cenâb-ı Hak, Leyl Sûresi’nin son ayetinde: “ وَلَسَوْفَ يَرْضَى –Yakında o razı olup hoşnutluğa erecek (Leyl Sûresi, 92/21) buyurmaktadır. Bu âyeti, Duhâ Sûresi’nde geçen, “ وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى – Doğrusu Rabbin, sana vereceklerini öyle bir verecek ki, hem O’ndan hem de verdiklerinden tam razı olacaksın.” (Duhâ Sûresi, 93/5) âyet-i kerimesiyle beraber düşündüğümüzde, karşılıklı mukabeleyi görebiliriz. Evet, Allah (celle celâluhu) razı olursa insanın içinde de rıza duygusu şahlanır. Diğer yandan, bir insan esbab-ı adiye planında iradesiyle rıza-yı ilâhî peşinde olur, Cenâb-ı Hak’tan gelen her şeyi gönül hoşnutluğuyla karşılarsa, Allah da (celle celaluhu) o insandan razı olur. Kendine Hitap Ediyor Gibi Oku Meselenin bize bakan yönüne gelince: Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi ufku seviyesinden yaşadığı muvakkat bir sıkıntı ve müdayakadan sonra inşirah-ı sadra nail olmuştu. Bizler de maruz kaldığımız değişik sıkıntı, hafakan, kırgınlık hatta köpürme ve taşkınlıklarımızda –ki bütün bu zaaf ve boşluklar bizim için söz konusudur, mezkur hâllerin İnsanlığın İftihar Tablosu hakkında kesinlikle düşünülemeyeceğini biraz önce ifade etmiştik- bir uzaklaşma ve kopukluk yaşayabiliriz. Mânevî hayatımızda bir inkıta olabilir, iç âlemimiz ışıksız, karanlık bir atmosfere bürünebilir. İşte böyle bir zamanda, Allah’ın lütf u inayetiyle eğer hâlâ çizgimizi koruyabiliyor ve dönüp tekrar Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunabiliyorsak, zılliyet planında biz de inşirah-ı sadra mazhar olabiliriz. Allah (celle celâluhu) bizim sadrımıza da inşirah verir, kalbimizi açar, gönlümüzü coşturur ve bizi yeniden şahlandırır. Hani, vasıta sahiplerinin kullandıkları benzini bitirip tükettikten sonra bir istasyona yanaşıp depolarını yeniden benzinle doldurdukları gibi, Cenâb-ı Hak da enerjileri bitip tükenen hakikat yolcularının vasıtalarını semavî bir enerji ile yeniden doldurur. Dolayısıyla rahatlıkla diyebiliriz ki, asliyet planında Efendiler Efendisi (aleyhissalâtü vesselâm) için söz konusu olan inşirah-ı sadr meselesi, zılliyet planında ümmet-i Muhammed için de her zaman söz konusudur. Zira O Aleyhissalâtü Vesselâm, hangi sofraya oturmuş, Allah’ın hangi nimetlerinden istifade etmişse, gözü o sofrada olan peyrevlerini de o nimetlerden mahrum bırakmamış, onlar için de kapıyı ardına kadar açık bırakmıştır. Evet, hepimizin Cenâb-ı Hak’tan böyle bir istek ve dilekte bulunmaya hakkı vardır. İsterseniz bu isteğinizi, “Allah’ım ‘Elem neşrahleke’ sûresinin sırrıyla beni serfiraz kıl!” şeklinde ifade edebilirsiniz. Eğer ısrarla bu şekilde duaya devam ederseniz, öyle inanıyorum ki, Allah da (celle celaluhu) hakikatleri kavrama, değerlendirme, analiz ve sentez yapma, tahlil ve terkipte bulunma mevzuunda size fevkalade istidatlar bahşeder. Ancak bu tür bir mazhariyete nail olmak için ilmî bir altyapının olması da çok ciddi bir önem arz eder. Zira, Allah (celle celâluhu) insanların bilgi ufku ve o ufuk istikametinde talep edilenlere göre lütufta bulunur, nimet bahşeder. Mesela bir çoban kendi iş ve meşguliyeti çerçevesinde böyle bir talepte bulunursa, onun bu türden isteklerine karşı Cenâb-ı Hak da ona, koyunlarını nerede güdeceği, otlak yerleri ve temiz suları nerede bulabileceği, sürüsünü yırtıcı hayvanlara kaptırmamak için alması gereken tedbirlerin neler olduğunu ve benzeri hususları ilham eder. Buna karşılık bir ilim erbabı da, mârifetullah ve muhabbetullah istikametinde dua ve talepte bulunmuşsa, Cenâb-ı Hak da, o şahsın elde ettiği ilim ve müktesabatı, onun için bir meşale, fener ve projektör yapar ve ona hakikate giden yolları açar, gönlünü irfanla doldurup dilinden hikmet pınarları akıtır. Bundan dolayı, her bir mü’min İnşirah Sûresi’ni kendisine hitap ediyor gibi okumalı; okuyup ondaki esrarı duyup hissetmeye çalışmalıdır. Yoksa günümüzde yaşayan bir mü’min, ezelden gelip ebede giden Kur’ân-ı Mu’cizu’l-Beyan’ı, geçmişte bir dönem indirilmiş ve sırf o dönemin insanlarını muhatap alan bir kitap nazarıyla ele alır; O’nu mütalâa ve müzakere ederken sadece geçmişteki âlimlerin dediklerini mütalâaya koyulursa, Kur’ân’ın hep başkalarıyla alâkasını görür ve farkına varmadan kendisini onun o ışıktan atmosferinden dışlamış olur. O hâlde bize düşen Fatiha Sûresi’nden Nas Sûresi’ne kadar baştan sona bütün Kur’ân-ı Kerim’i asliyet planında olmasa da zılliyet planında kendimize hitap ediyor gibi okuyup mütalâa etmektir. Fethullah GÜLEN herkul.org
HABER NUR
Bu haber toplam 170 defa okunmuştur

 Bu haber için toplam 0 yorum yapılmıştır...

05/07/2010 - 06:39 İslamiyet, insanlara ne vermek istiyor ve biz ne haldeyiz?

05/07/2010 - 06:36 İnsan iradesiz olmamalıdır

05/07/2010 - 21:04 İnsanın melekût yönü

27/06/2010 - 11:03 Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm!

27/06/2010 - 09:53 Ulvi davalara çıkamayan insan!

27/06/2010 - 09:50 Allah Yolunda İstihdam ve Havf u Reca Dengesi

16/06/2010 - 15:36 Musibet - Dua ve Kurbet

16/06/2010 - 15:31 Müslüman hep en iyi olmalıdır

16/06/2010 - 15:26 Kabir kapısı kapanmıyor

08/06/2010 - 10:55 Münasebetsizlerden uzak dur!

08/06/2010 - 10:53 Hakiki mü'min faydasız işlerden yüz çevirir

31/05/2010 - 09:57 Mazeretler, hataları büyütür

31/05/2010 - 08:14 İbn-i Hatal ve ihanet

31/05/2010 - 07:51 Aldatan bizden değildir!

31/05/2010 - 07:48 Ameş'ten size de mesaj çıkabilir

26/05/2010 - 09:32 Amel ve Cedel

22/05/2010 - 21:47 Cemaatin ruhuna sadık kalan, kendi hayatına hizmet ediyor demektir

22/05/2010 - 21:41 Dünya ve ahirete kıymeti kadar önem verin

22/05/2010 - 21:36 Taklit âfeti ve biz

22/05/2010 - 21:28 Sıkıntıları karşılamada inanç ve edebimiz..

22/05/2010 - 21:24 Farklı Kültür Ortamları ve Temel Disiplinler

19/05/2010 - 08:25 Ben de kayabilirim!

13/05/2010 - 08:56 Kendisinin savcısı başkasının avukatı olmak

13/05/2010 - 08:34 Takva, günahtan koruyan zırhtır

06/05/2010 - 19:05 Unutmayın! Kimsenin yaptığı yanına kalmaz!

06/05/2010 - 19:02 Güven Telkin Etme ve Şeffafiyet

06/05/2010 - 18:58 Büyükler geceleri hep uyanık geçirmiş

06/05/2010 - 18:55 Seni sena etmeye gücümüz yetmez

06/05/2010 - 18:45 Sanat ve Alkış

06/05/2010 - 18:42 Casus!..

23/04/2010 - 08:17 Dostlukları bitiren virüs

23/04/2010 - 08:11 Nifak..

23/04/2010 - 08:03 Sebeplere Riayet:Tevekkül ve Izdırap

23/04/2010 - 08:01 Yıllar önce yazılmış bir mektup...

11/04/2010 - 23:15 İhtilaf ne zaman rahmet olur?

11/04/2010 - 23:13 Onca imkânı heder etmişim

11/04/2010 - 23:11 Töhmet noktalarında bulunmaktan sakının

11/04/2010 - 23:09 Büyüklerin hayranlık uyandıran hallerinden örnekler

07/04/2010 - 22:29 Allah dostlarının örnek hallerine inkârla bakılmamalı

06/04/2010 - 02:48 Bizi bu belde halkına sevdir Allah’ım!

06/04/2010 - 02:45 Ben olmasam bu işler yürümez!..

06/04/2010 - 02:43 En büyük servet beklentisiz olmak

06/04/2010 - 02:40 Allah'la münasebet kulun sırrıdır

06/04/2010 - 02:31 Peygamberlerin Gönderiliş Gayesi

28/03/2010 - 14:41 Başkalarını kurtarma gayreti

28/03/2010 - 14:38 Menkıbeler bize neyi anlatır?

28/03/2010 - 14:16 Tükenme çizgisi

26/03/2010 - 07:47 Yâd-ı Cemil Bir Hicret Nesli

21/03/2010 - 15:07 İslâm her şeye yeter

19/03/2010 - 09:00 Üslûp ve Hikmet
HABER NUR

Yazarlarımız

NURETTİN PALA
ANAM VE BABAM
SÜLEYMAN ARAS
Kim (Daha) Gerici?
AYNUR ERDEN
Unuttuk...
ÖMER EKİNCİ MİCİNGİRT
Gittikten Sonra
ALTUĞ ÖZTÜRK
ALLAH'A ŞÜKRETMEK
HABER NUR

Köşe Yazarları

DR.HAKAN YALMAN
Namaz kılacaktım!
HAYRETTİN KARAMAN
İslam'ı Doğru Anlamak
MEHMET PAKSU
Moral Haber
Nazardan Nasıl Korunulur?
PROF.DR. MEHMET EMİN AY
Hacc'a Manevi Hazırlık
HABER NUR

   Namaz Vakitleri

@mail.nur.tc uzantlı mail adresinizi hemen alın!
   

Google

Web haber.nur.tc

Tasarım : Network

Ana Sayfa   |   İletişim

©2005 haber.nur.tc Bütün Hakları Saklıdır...